1.MEKTUP

Dördüncü Sual: Allah Sevgisi
DÖRDÜNCÜ SUAL: Sevgililere olan geçici aşk Allah’a duyulan sevgiyedönüştüğü gibi, acaba çoğu insanlarda bulunan, dünyaya karşı olan gerçek olmayan aşk dahi Allah’a duyulan sevgiye dönüşebilir mi ? Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan geçici aşk, eğer o âşık, o yüzün üstündeki sonu ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, sürekli bir sevgili arasa, dünyanın pek güzel ve Allah’ın isimlerini gösteren aynası ve âhiretin tarlası olan iki diğer yüzüne bakmakta başarılı olursa, o dine aykırı gerçek olmayan aşk, o vakit Allah’a duyulan sevgiye dönüşür . Fakat bir şartla ki, kendinin geçici, ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını dış dünyayayla karıştırmamalıdır . Eğer inançsızlar ve gaflet gibi kendini unutup, dış dünyaya dalıp, tüm dünyayı özel dünyası zannedip ona âşık olsa, maddî âlemin bataklığına düşer, boğulur. Meğer ki, harika olarak bir koruyucu el onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsile bak:***Meselâ, şu güzel, süslü odanın dört duvarında, dördümüze ait dört boy aynası bulunsa, o vakit beş oda olur: biri hakikî ve genel kullanımlı, dördü görüntüden ibaret ve özel. Herbirimiz, kendi aynamız vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve bunun gibi, aynada kullanımla çok vaziyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat dış ve genel kullanımlı odayı ise kolaylıkla kullanamayız ve değiştiremeyiz. Özel oda ile genel kullanımlı oda hakikatte birbirinin aynı iken, esasında ayrıdırlar. Sen bir parmakla odanı harap edebilirsin; ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.İşte, dünya süslü bir yerdir. Herbirimizin hayatı bir boy aynasıdır. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o özel dünyamız ve âlemimiz bir sayfadır, hayatımız bir kalem onunla, iş ve davranışların yazıldığı sayfaya geçecek çok şeyler yazılıyor.Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki, dünyamız, hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi geçici, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o özel dünyamız ayna olduğu ve temsil ettiği Allah’ın güzel isimlerinin nakışları, işlemelerine döner, ondan Allah’ın isimlerinin görüntüsüne intikal eder.Hem o özel dünyamız, âhiret ve Cennetin geçici bir fidanlığı olduğunu anlayıp, ona karşı şiddetli hırs ve talep ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve meyvesi ve sümbülü olan âhirete ait faydalara çevirsek, o vakit o gerçek olmayan hakikî aşka dönüşür.Yoksa arpça... 59/19- Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın sonunu düşünmeyerek özel, kararsız dünyasını aynı tüm dünya gibi sabit bilip kendini ölümsüz farz ederek dünyaya saplansa, şiddetli hissiyatla ona sarılsa, onda boğulur, gider. O muhabbet onun için sınırsız belâ ve azaptır. Çünkü, o muhabbetten yetimce bir şefkat, ümitsizce bir acıma doğar . Bütün canlılara acır, hattâ güzel ve sona maruz bütün yaratılanlara bir acıma ve bir ayrılık hisseder; elinden birşey gelmez, tam bir ümitsizlik içinde elem çeker.Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şiddetli şefkatin elemine karşı yüce bir ilaç bulur ki, acıdığı bütün canlıların ölüm ve sona ermesinde bir kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa devamlılık veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Zât; Allah’ın sonsuz isimlerinin daimî görüntülerini temsil eden ruhların aynasını devamlı görür; şefkati bir sevince dönüşür. Hem sona erme ve ölümlülüğe maruz bütün güzel yaratılmışların arkasında bir kusur ve çirkinlikten uzak güzellik ve kutsal ve kusursuz güzellik hissettiren bir nakış ve güzelleştirme ve san’at ve süsleme ve iyilik ve sürekli aydınlığı görür. O zeval ve ölümlülüğü, güzelliğin ziyadeleşmesi ve lezzeti yenilemesi ve san’atın sergilenmesi için bir tazelendirme şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini artırır. arpça...Bâkî olan sadece Odur. Said Nursî

Devamını okuyun...>>

1.MEKTUP

Üçüncü Sual:Cennet-Cehennem
ÜÇÜNCÜ SUAL: Cehennem nerededir? Elcevap: Cehennemin yeri, Arpç... 27/65-.....gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. 67/26- De ki: "(Bununla ilgili) Bilgi ancak Allah'ın Katındadır. ... bazı rivâyatla, yer altı denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi, dünya , bir yıllık hareketinde , ileride haşirde toplanma yeri olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, arzın o (dünyanın) güneş etrafındaki bir yıllık yörüngesi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Dünyanın seyahat ettiği büyük mesafede pek çok mahlûkat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Ayın, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahlûklar, gözümüzün önünde olup göremiyoruz. Cehennem ikidir. Biri küçük, biri büyükdür. İleride, küçük büyüğe dönüşeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir mekan olur. Küçük Cehennem, yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. Jeoloji bilimince malûmdur ki, çoğunlukla her otuz üç metre hafriyatta (yeri derinlemesine kazma), bir derece-i hararet artar . Demek, merkeze kadar dünyanın yarıçapı altı bin küsûr kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i hararetikapsayan , yani iki yüz defa dünya ateşinden şiddetli ve rivayet-i hadîse uygun bir ateş bulunuyor. Şu Küçük Cehenennem Büyük Cehenneme ait çok görevler, dünyada ve dünya ile âhiret arasındaki kabir âleminde görmüş ve hadislerle işaret edilmiştir. Âlem-i âhirette, dünya nasıl ki sakinlerini (dünyanın) güneş etrafındaki bir yıllık yörüngesini haşir meydanına döker. Öyle de, içindeki Küçük cehennem dahi Büyük Cehennemi Allah’ın emri ile teslim eder. Ehl-i sünnet dışı Mu’tezile mezhebine mensup olan kimselerbazı imamları “Cehennem sonradan yaratılacaktır.” demeleri, halihazırda tamamıyla yayılmadığından ve sakinlerine tam münasip bir tarzda açılmadığından hatadır ve ahmaklıktır. Hem mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde içindeki âlem-i âhirete ait yerleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilâyet derecesine getirmeli, veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki, yerlerini görüp tayin edelim. “Gerçek ilim Allah katındadır.” Âhiret âlemine ait yerler bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat, bazı rivâyâtın işaretleriyle, âhiretteki Cehennem bu dünyamızla münasebettardır. Yazın sıcaklığın şiddeti “Muhakkak ki yaz sıcağının şiddeti Cehennem sıcağındandır.” denilmiştir. Demek, bu dünyevî, küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîmin (Allah’ın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi) nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki: Dünyanın senevîsi altında bulunan Büyük cehennem, yerin merkezindeki küçük cehennemi güya tayin ederek bazı vazifelerini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelâlin (kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah) mülkü pek çok geniştir; hikmet-i İlâhiye (Allah’ın hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması) nereyi göstermişse Büyük Cehennem oraya yerleşir. Evet, (kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah )ve emr-i Arapça...36/82- Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. ‘a mâlik bir Hakîm-i Zülkemâl,( sonsuz kemâl sahibi ve herşeyi hikmetle yaratan Allah) gözümüzün önünde, kemâl-i hikmet(hikmet ve düzenin mükemmelliği) ve düzenle ayı dünyaya bağlamış; kudret ve düzenin büyüklüğü ve düzenle dünyayı güneşe raptetmiş; ve güneşi, gezegenleriyle beraber, dünyanın yıllık hızına yakın bir sür’atle ve Rablığın haşmetiyle bir ihtimale göre güneşler güneşi, en büyük güneş tarafına bir hareket vermiş; ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları saltanat-ı rububiyetine nuranî şahitler yapmış, onunla Rablık saltanatına ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelâlin kemâl-i hikmetinden ve kudret ve düzenin büyüklüğünden ve Rablık saltanatından uzak değildir ki, Büyük Cehennemi elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla tutuştursun hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennetten yıldızlara nur verip, Cehennemden ışığı olmayan ateş ve hararet göndersin; aynı halde, o Cehennemin bir kısmını azab ehline mesken ve hapis yeri yapsın. Hem bir herşeyi hikmetle ve harika üstün san’atıyla yoktan yaratan Allah ki, dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette, o sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah’ın kudret ve hikmetinden uzak değildir ki, dünyanın kalbindeki Küçük Cehennem çekirdeğinde Cehennem-i Kübrâyı saklasın. Cennet ve cehennem Elhasıl: Cennet ve Cehennem, yaratılış ağacından sonsuzluk tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın ucundadır. Hem şu kâinat zincirinin iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, zincirin iki tarafındadır. Aşağı, ağır aşağı tarafında; nurlu, yüksek yukarı tarafındadır. Hem şu fiillerin akışı ve yeryüzünün mânevî ürünleri iki depodur. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın türüne göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan devamlı akıp giden varlıkların iki başlangıçtır. Başlangıcın yeri ise, selin durduğu ve biriktiği yerdedir. Yani, kötü şeyleri ve atıkları aşağıda, iyi ve güzel şeyler ve saf ve temiz şeyleri yüksektedir. Hem iyilik ve yok etmenin, rahmet ve azametin iki yansıması vardır. Yansıma yeri ise her yerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl (sonsuz güzellik sahibi ve kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah) ve Kahhâr-ı Zülcelâl (sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah) nerede isterse yansımasını açar. Amma Cennet ve Cehennemin varlıkları ise, Onuncu ve Yirmi Sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde gayet kat’î bir surette ispat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin zinciri kadar ve mahzenin ürünleri kadar ve hızlı ırmak kadar ve yansımanın, rahmet ve kahrı kadar kat’î ve şüphesizdir.

Devamını okuyun...>>

1. MEKTUP

İkinci Sual: Ölüm
Furkan-ı Hakîmde, arpç... 67/2- O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. gibi ayetlerde, “ Ölüm dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir” diye anlatılıyor . Halbuki, zâhiren ölüm dağılmadır, yokluktur, çürüyüp bozulmadır, hayatın sönmesidir. Nasıl mahlûk ve nimet olabilir? Elcevap: Birinci sualin cevabının âhirinde denildiği gibi, ölüm, hayat vazifesinden yer değişikliğidir bir terhistir, bir paydostur, bir yer değişikliğidir, bir varlığın dönüşümüdür, sonsuz hayata bir davettir, bir başlangıçtır, bir sonsuz hayatın evvelidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir yaratılış ve takdirledir. Öyle de, dünyadan gitmesi de bir yaratılış ve takdirle, bir hikmet ve tedbirledir. Çünkü, en basit hayat tabakası olan bitkiler hayatının ölümü, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduğunu gösteriyor. Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların ölümü bozulmasıyla, çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir kimyasal işlem ve düzenli bir elementlerin kaynaşması, ve hikmetli bir atomların teşekkülünden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen düzenli ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla ortaya çıkıyor. Demek çekirdeğin ölümü, sümbülün hayatın başlangıcı hayatıdır; belki hayatın ta kendisi hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır. Hem meyvelerin yahut hayvanların insanın midesinde ölümleri, insan hayatına çıkmalarına kaynak olduğundan, o ölüm onların hayatından daha muntazam ve mahlûk denilir. İşte, en önemsiz hayat tabakası olan bitkiler hayatında ölüm böyle mahlûk, hikmetli ve düzenli olsa, en yücesi olan insan hayatının başına gelen ölüm, elbette, yeraltına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yeraltına giren bir insan da kabir âleminde elbette bir devamlı ve kalıcı olan âhiret hayatı sünbülü verecektir. Amma ölümün nimet olduğunun yönleri ise, çok yönden dört yönüne işaret ederiz. Birincisi: Ağırlaşmış olan hayat vazifesi ve hayatla ilgili sorumluluklar ve yükümlülükler hürriyetine kavuşturup , yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için kabir âleminde bir kavuşma kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir. İkincisi: Dar, sıkıntılı, kargaşalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, geniş, sevinçli, ıztırapsız, kalıcı bir hayata sahip olmayla, Mahbûb-u Bâkînin (sonsuz sevgili, Allah) rahmet dairesine girmektir. Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, hayat şartlarını ağırlaştıran birçok sebebler vardır ki, ölümü, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ, sana sıkıntı veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar azap, ölüm ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın zahmetli durumları içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır. Dördüncüsü:Uyku, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir-hususan belâya uğrayan kimseler yaralılar, hastalar için. Öyle de, uyku büyük kardeşi olan ölüm dahi, belâya uğrayanlara ve intihara sevk eden imtihana tabi tutulmuş olanlar için a rahmetin ve nimetin ta kendisidir. Amma inanmayanlar için, birçok sözlerde kesin ispat edildiği gibi, ölüm dahi hayat gibi azap içinde azap, azap içinde azaptır; o konudan hariçtir.

Devamını okuyun...>>

1.MEKTUP

Birinci Mektup: Kainattaki Alemler

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ve sadece Ondan yardım diliyoruz. Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla. 17/44- Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O'nu tesbih eder; O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır. Dört sualin muhtasar cevabıdır.

BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?Elcevap: Hayattadır. Fakat hayat mertebeleri beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet ihtiyaçlarına daimî sınırlı değillerdir. Bazan, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı nurlandırma ve ispat eder. Hattâ Hz. Hızır’ın (a.s.) makamında bir makam vardır ki, “makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi, yanlış olarak Hızır’ın kendisi kabul edilir. Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet gerekliliğinden maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmaktan soyutlanmayla, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet (maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama) elde edilir. Âdetâ beden-i misalî görüntüden ibaret beden ve parlayan bir yıldız gibi akıp giden; nurâni ceset nuraniyetinde olan dünyaya ait bedenlerle göklerde bulunurlar.

Hazreti İsa Gelecek

“Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek” meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki:Âhirzamanda, herşeyi tabiata dayandıran felsefenin verdiği küfür ve inançsızlık akımı ve Cenâb-ı Allah’ı inkâr fikrine karşı, İsevîlik dini saflaşır ve hurafelerden sıyrılarak İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, Allah tarafından peygambere gelen vahiy kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, Cenâb-ı Allah’ı inkâr fikrini öldürecek. Kainattaki alemler (devamı)Dördüncü tabaka-i hayat: Şehitler hayatıdır. Kur’ân’ın kesin ve açık hükmü , şehitlerin, kabirdekilerin üstünde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şehitler , hayat-ı dünyevîlerini hak yolunda feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, lütuf ve cömertliğin mükemmelliğiyle, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı dünya ile âhiret arasındaki kabir âleminde onlara bağışlar. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, tam ve mükemmel mutlulukla lezzetleniyorlar, ölümdeki ayrılık acılığını hissetmiyorlar. Kabirdekilerin gerçi ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Kabir âleminde aldıkları lezzet ve saadet, şehitlerin lezzetine yetişmez.Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak” diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete erişir . İşte, kabir aleminde ölüler ve şehitlerin kabir hayatları istifadeleri öyle farklıdır. Sayısız olaylarla ve nakledilen şeylerle, şehitlerin bu hayat tarzına erişmeleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’îdir. Hattâ, şehitlerin seyyidi olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, (Allah ondan razı olsun demek) birçok olayda kendine sığınan adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok olayla , bu tabaka-i hayat nurlandırmış ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir doğru olan rüyada, yeraltı bir yer suretindeki kabrine girmişim. Onu şehitlik tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir ev yapmış. İşte bu cüz’î rüya, bazı şartlar ve belirtilerle, geçen hakikate bana şahid olma derecesinde bir kanaat vermiştir.Beşinci tabaka-i hayat: Kabirdekilerin ruhani hayatlarıdır. Evet, ölüm , yer değişikliğidir, ruhun serbest bırakılmasıdır, vazifeye son verilmesidir; idam ve yokluk ve fenâ değildir. Sayısız olayla velilerin ruhlarının serbest bırakılması ve velilere görünmeleri ve diğer kabirdeki ölülerin yakazaten (uyanıkken) ve menâmen (uykudayken) bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere haber vermeleri gibi çok deliller, o tabaka-i hayatı aydınlatır ve ispat eder. Zaten ruhun ölümsüzlüğüne dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı kesin delillerle ispat etmiştir.


Devamını okuyun...>>

14. LEMA

Birinci makam : Kainattaki Düzen

İki Makamdır. Birinci Makamı, iki sualin cevabıdır. İsrâ Sûresi, 17:44 O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Aziz, sıddık kardeşim Refet Bey,Sevr ve büyük balığa dair sorduğun sualin bazı risalelerde cevabı vardır. O tür suallere göre cevap, Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında “On İki Asıl” namıyla on iki önemli kural beyan edilmiştir. O kaideler Hz. Peygamber tarafından söylenen sözlere dair muhtelif yorumlara dair birer mihenktirler ve hadise gelen evhâmı def edecek mühim esaslardır. Ne yazık ki şimdilik kalbe gelen mânâlardan başka ilmî meselelerle meşguliyetime mâni bazı haller var. Onun için, sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer Allah’ın yardımıyla kalbe gelen mânâlar olsa, zorunlu olarak meşgul oluyorum. Bazan suallere kalbe gelen mânâlar tevafuk ettiği için cevap verilir; gücenmeyiniz. Onun için, herbir sualinize lâyıkınca cevap veremiyorum. Haydi, bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim. Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: “Hocalar diyorlar: Arz Sevr ve balık üstünde duruyor. Halbuki arz, asılı bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne Sevr var, ne de balık!”Elcevap: İbni Abbas (r.a.) gibi zatlara dayandırılan doğru bir rivayet var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş: Dünya, Sevr ve balık üzerindedir. Âlimlerin bir kısmı, İsrailoğullarına ait bilgilerden alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevâri hikâyelere bu hadisi tatbik etmişler. Hususan Benî İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, Kur’ân’dan önce gönderilen kutsal kitaplarda Sevr ve Hut hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu sualinize dair gayet öz Üç Esas ve Üç yön söylenecek. BİRİNCİ ESAS: Benî İsrail ulemâsının bir kısmı müslüman olduktan sonra, eski bilgileri dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyete malolmuş. Halbuki o eski bilgilerinde yanlışlar var. O yanlışlar, elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir İKİNCİ ESAS: Teşbih ve temsiller, havastan halka geçtikçe, yani, ilmin elinden cahilin eline düştükçe, zamanın geçmesiyle hakikat algılanır . Meselâ, küçüklüğümde ay tutuldu. Ben valideme dedim:“Neden ay böyle oldu?”Dedi: “Yılan yutmuş.”Dedim: “Daha görünüyor.”Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”Bu çocukluk hatırasını çok zaman hatırlıyordum . Ve derdim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddî zatların dilinde nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, astronomi fennini inceledeğim vakit gördüm ki, validem gibi öyle diyenler bir gerçek benzetme algılamışlar. Çünkü, güneşe ait derecelerin yörüngrsi olan “mıntıkatü’l-burûc” (uzayda on iki burcun bulunduğu alan) tabir ettikleri büyük daire, Ay’ın durakları yörüngede bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise astronomi uleması, hoş bir benzetmeyle, büyük iki yılan namı olan “iki büyük yılan” namını vermişler. İşte, o iki dairenin kesişme noktasına, “baş” mânâsına “re’s,” diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re’se ve güneş kuruğa geldiği vakit, astronomi deyimiyle “Ay tutulması” vuku bulur. Yani, yeryüzü, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit ay tutulması olur. Önceden geçen benzetmeyle, “Ay yılanın ağzına girdi” denilir. İşte bu büyük ve ilmî benzetme, halkın diline girdikçe, zamanla, ayı yutacak koca bir yılan şeklini almış.İşte, Sevr ve Hut namıyla iki büyük melek, bir kutsal ve güzel bir benzetme ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hut namıyla isimlendirilmişler. Kudsî, ulvî lisan-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, adeta gayet büyük bir Sevr ve dehşetli bir Hut suretini almışlar. ÜÇÜNCÜ ESAS: Nasıl ki Kur’ân’ın birbirine benzer âyetleri var; gayet derin meseleleri temsille ve benzetmelerle halka ders veriyor. Öyle de, hadisinde benzerliği var; gayet derin hakikatleri alışılagelen, benzetmeyle ifade eder. Meselâ, bir iki risalede beyan ettiğimiz gibi, bir vakit Hz. Peygamberin hazır bulunduğu ortamda gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.” 1 (Müslim, Cennet: 12; Müsned: 3:315, 341, 346. (HZ.MUHAMMED) )Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın gayet güzel manalı temsilinin hakikatini ilân etti.Senin sualin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek. BİRİNCİSİ: Arş’ın ve göklerin taşıyıcısı olan melekler ve gökler denilen melâikenin birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” 2 olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş (Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer) ve gökte , Allah’ın egemenliğini gözetmek için tayin ettiği gibi, göklerin bir küçük kardeşi ve gesegenlerin bir arkadaşı olan yeryüzüne dahi iki melek, gözeten ve taşıyıcılar olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr”( öküz) ve diğerinin ismi “Hût” (balık) tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:Arz iki kısımdır: biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Yeryüzünde görevli iki melek, hem kumandan, hem gözeten olduklarından, elbette balık topluluğuna ve öküz türüne bir bağlantı yönü bulunmak lâzımdır. Belki, (Gerçek ilim ancak Allah katındadır, ) o iki meleğin melekler aleminde ve bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlemde ve balık (Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi; büyük balık) suretinde yansımaları var. dipnot- İşte bu bağlantıya ve o gözetmeye işareten ve yer yüzünün o iki mühim türü varlığına imâen, her şeyi ap açık şekilde açıklayan Peygamberimizin mu’cizeli dili ( “Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.) demiş, gayet derin ve geniş, bir sayfa kadar meseleleri içine alan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümleyle ifade etmiş.

İKİNCİ VECİH: Meselâ, nasıl ki denilse, “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında “Ale’s-seyfi ve’l-kalem” denilir. Yani, “Asker kılıcının yiğitliğine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine dayanır. Öyle de, yeryüzü madem canlıların meskenidir ve canlıların k

umandanları da insandır ve insanın deniz kıyılarında yaşayan kısmının çoğunluğu medar-ı taayyüşleri (dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge) balıktır ve olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir ticaret kaynağı da balıktır. Elbette, devlet kılıç ve kalem üstünde durduğu gibi, yeryüzünde de öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zira, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm (her varlığı sayısız hikmetlerle yaratan Allah ) de yeryüzünü harap eder. İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mucizâne ve gayet yüce ve gayet hikmetli bir cevapla (“Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.) demiş. İnsan türünün hayatı, ne kadar hayvan türlerinin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelimeyle ders vermiş. ÜÇÜNCÜ VECİH: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine raptedecek hayali hatlar çekilse, birtek hal meydana geldiği vakit , bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi mânâsına olarak terazi suretini, bazı öküz mânâsına sevr suretini, bazı balık mânâsına hût suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve kullanılmaz olmuş ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline yeryüzü geziyor. Öyleyse, o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki kullanumsız daireler yerine, yerde dünyanın yörüngesinde, küçük ölçüde o daireleri oluşturmak gerektir. Şu halde, Güneş sisteminde izleri düşen on iki takım yıldızın herbiri, dünyanın yörüngesine yansıyacak.Ve o halde yeryüzü her ayda 12 takım yıldızını birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya dünyanın yörüngesi bir ayna hükmünde olarak, semâvî burçlar onda görünüyor . İşte bu yönüyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sabıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa öküzün üzerinde bir defa balığın üzerinde demiş. Evet, açıklamaları mucize olan Peygambere yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten, bir defa öküzün üzerinde demiş. Çünkü dünya , o sualin zamanında Balık Burcunun( burc: yıldız kümesi demektir) misalindeydi. Bir ay sonra yine sorulmuş, balık üzerinde demiş. Çünkü o vakit dünya Balık Burcunun gölgesindeymiş. İşte, istikbalde anlaşılacak bu ulvî hakikate işareten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine imâen ve gökteki burçlar, güneş itibarıyla kullanılmaz ve misafirsiz olduklarına ve hakikî işleyen yıldız kümeleri ise dünyanın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o yıldız kümelerinde vazife gören ve seyahat eden dünya olduğuna remzen, demiştir. Vallahu a’lemu bi’s-savab. (en doğrusunu Allah bilir) Bazı İslâmiyetle ilgili kitaplarda İslâmiyede sevr ve hûta dair acip ve akıl dışı hikâyeler, ya İsrailoğullarına ait bilgilerdir veya temsilâttır veya bazı alimler yorumlar ki, bazı dikkatsizler tarafından hadis zannedilerek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma dayandırılmış. 2/286- Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." 2/32- Dediler ki: "Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."

İKİNCİ SUAL: ÂL-İ ABÂ HAKKINDADIR:Allah’ın Rahmeti

Kardeşim; Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübarek abâsını, Hazret-i Ali (R.A.) ve Hazret-i Fâtıma (R.A.) ve Hazret-i Hasan ve Hüseyn'in (R.A.) üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle 33/33 ...Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. .... âyetiyle dua etmesinin esrarı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız vazife-i Risalete taallûk eden bir hikmeti şudur ki: Hz Muhammed, gelecekten haberi olan ve geleceği bilen Peygamberliğiyle otuz kırk sene sonra Sahabeler ve tabii olanlar içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali'yi (R.A.) ümmet nazarında temizlemek ve Hazret-i Hüseyn'i (R.A.) teselli etmek ve Hazret-i Hasan'ı (R.A.) tebrik etmek ve barışma ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azim faidesini ilân etmek ve Hazret-i Fatıma'nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvan-ı âlisine lâyık olacaklarını ilân etmek için o dört şahsa kendisiyle beraber "Hamse-i Âl-i Abâ" ünvanını bahşeden o abâyı örtmüştür. Evet gerçi Hazret-i Ali (R.A.) gerçek halife idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan ümmet nazarında suçsuzluğu ve beraeti, vazife-i Risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o suretle onu beraat ediyor. Onu eleştirive suçsuzluğu ve günah işleten Hâricîleri ve Emevîlerin saldırgan tarafdarlarını sessiz kalmaya davet ediyor. Evet Hâricîler ve Emevîlerin saldırgan tarafdarları Hazret-i Ali (R.A.) hakkındaki ilgisizlikleri ve doğru yoldan saptırmaları ve Hazret-i Hüseyn'in (R.A.) gâyet feci ciğer yakan hâdisesiyle kötülerin aşırıya gitmeleri ve dine zarar veren uydurmaları ve Şeyheyn'den (iki şeyh; Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer) uzaklaşması , ehl-i İslâma çok zararlı düşmüştür. İşte bu abâ ve dua ile, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali (r.a.) ve Hazret-i Hüseyin’i sorumluluktan ve suçluluktan ve ümmetini onlar hakkında kötü zandan kurtardığı gibi, Hazret-i Hasan’ı, yaptığı barışma ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetininmübarek nesli , İslam aleminde Ehl-i Beyt ünvanını alarak yüce bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fatıma 3/36 : ... Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." diyen Hazret-i Meryem’in validesi gibi soyca çok şerefli olacağını ilân ediyor. Allahım! Efendimiz Muhammed’e, onun iyi ve temiz ve iyilik sahibi olan nesline ve mücahid ve ikrama mazhar ve hayırlı zâtlar olan Ashabına salât et. Âmin.


Devamını okuyun...>>